Kitap İncelemesi: Jacques Rancière- Cahil Hoca
Jacques Rancière Cezayir doğumlu Fransız bir felsefe profesörüdür. 1987’de yayımlanan, Türkçeye ilk kez 2014 yılında çevrilen Cahil Hoca kitabı “Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders”i ele alır. Bu başlıklar şu şekildedir: Zihinsel Bir Serüven, Cahilin Dersi, Eşitlerin Aklı, Küçümsenme Toplumu, Özgürleştirici ve Maymunu.
Fransız öğretmen Joseph Jacotot restorasyon döneminin başlamasıyla tanıdıkları vesilesiyle Belçika’nın Leuven kentinde öğretmenlik yapmaya başlar. Şöyle bir sorun vardır ki ne öğrencileri tek kelime Fransızca ne de kendisi tek kelime Flamanca biliyordur.
O sıralarda Fénelon’un yazdığı Telemak kitabının iki dilli bir baskısı çıkmıştır. Jacotot tercümanı aracılığıyla bu kitabın Fransızca metnini anlamalarını ister öğrencilerinden. Bu aynı zamanda küçük çaplı bir deneydir. Öğrencilerinden mükemmel bir telaffuz beklemez öğretmen, sadece anlaşabilecekleri kadar olsa yeter ama sonuç beklediğinin çok üzerindedir. Öğrenciler tercümeyi okuyarak sadece kitabı değil Fransızcayı da çözmüşlerdir, hem de telaffuzlarıyla beraber.
O zamana kadar hocanın öğretmek için yapması gereken; bildiklerini öğrenciye aktarıp onları tekrar ettirmekten ibaretti. Bunun yeterli olmadığını biliyordu Jacotot.
“Öğretmek demek, bilgileri aktarırken zihinleri şekillendirmek, o zihinleri planlı bir ilerleyişle basitten karmaşığa doğru götürmekti (s. 11).”
Öğrencilerine hiçbir şeyi anlatarak öğretmemişti. Öğrenciler kitabı okudukça kendi kendilerine öğrenmişti. Öğrenci aslında her şeyi kendi kendine öğrenir, sadece ona yeterli zaman verilmelidir der Jacotot. Bir de iyi sorular sorulmalıdır tabii.
“Hocanın sırrı öğretilen konu ile öğrenecek özne arasındaki mesafeyi, aynı zamanda da öğrenme ile anlama arasındaki mesafeyi bilebilmesidir (s.12).”
Anlatan, açıklayan hocalara da şu eleştirileri yapar:
“Anlayamayanın açıklayana değil, açıklayanın anlayamayana ihtiyacı vardır; anlayamayanı bu vasıfla kuran, var eden o açıklayandır (s.14).”
yani der ki; öğrencinin öğretmene değil, öğretmenin öğrenciye ihtiyacı vardır. Aynı zamanda birine bir şeyi açıklamayı, karşıdakini küçük görmekle eşleştirir:
“Birine bir şeyi açıklamak, her şeyden önce, ona kendi başına anlayamadığını göstermek demektir (s.14).”
Bu açıklayarak öğretme çabasını “insanları aptallaştırma” olarak ele alır. Eğer bir insanın zihinsel özgürlüğünü istiyorsak bu ancak nasıl öğreneceklerini öğreterek olur.
Jacotot öğrencilerine; onlara hiçbir şey öğretemeyeceğini, onların öğrenmek için kimseye ihtiyacı olmadıklarını, bir cahilden de bir şeyler öğrenebileceklerini söylemişti.
Cahilin Dersi
Eski sistem Jacotot’un tabiriyle “papağan” gibi ezberletiyordu insanlara. Öğretmen bilgiyi asla tamamen vermiyor, hep kendine bir şey saklayarak öğrenciden daha üstün olduğunu hatırlatıyordu. Öğrenci tam “öğrendim” derken, öğretmen “seneye detaylı göreceksiniz” diyordu ve öğrenciyi tamamen bilinmezlikte bırakıyordu. Ona hep cahil olduğunu hatırlatıyordu, yarım olduğunu, tamamlanmadığını, hep bir başkasına ihtiyaç duyduğunu. Oysa bu eğitim değildi. Öğrenciler kendi kendilerine de öğrenebilirdi. Tek ihtiyaç duydukları şey nasıl ilişkilendireceklerini öğrenmekti.
“Evrensel eğitimin birinci ilkesi buydu: Bir şey öğrenip her şeyi onunla ilişkilendirmek (s.27).”
Bir çocuğu ele alır Rancière; çocuk okuma yazma bilmiyordur ama önüne bir kitap koyup ilk iki kelimeyi söylediğinizde o çocuk artık o kelimeleri nerede görse tanıyacaktır. Hiç okuma yazma bilmeyen birinde de aynı şey olacaktır. İlk kelimenin ilk yazan olduğunu anlayacak, onu harfleriyle, görünüşüyle kavrayacaktır.
Antikçağ’da yaşamış bir filozof vardı: Sokrates. Sokrates bir insanın aslında her şeyi bildiğini, sadece doğru sorularla onu düşündürtmeye, o bilgiyi oradan çıkartmaya inanıyordu. İnsanların bir şey “öğrenmesi” gerekmiyordu. İnsanlar zaten biliyordu. Jacotot da bir nevi aynısını yapmıştı.
“İyi hocaların sırrı budur: Sorularıyla öğrencinin zekâsına gizlice yol gösterirler -zekâyı çalıştırmaya yetecek ama tembelleştirmeyecek kadar gizlice (s.35)”
Sokrates kendini cahil ilan eder ve insanlara sorular sorarak onların düşünmesini sağlardı. Bu sayede de insanlar bilmediklerini anlar ve düşünmeye başlardı. Rancière de burada bunu vurgulamış:
“Bilmediğimizi öğretmek, bilmediğimiz her şey hakkında sorular sormak demektir, o kadar (s.36).”



